KRİZ İKLİMİ

Son yıllarda dünya kamuoyunun önüne sürekli aynı kavramlar getiriliyor: iklim krizi, karbon nötr hedefler, sürdürülebilirlik, yeşil dönüşüm, emisyon azaltımı. Devletler ardı ardına anlaşmalar imzalıyor, yeni ekonomik modeller oluşturuluyor, toplumlara yeni yaşam biçimleri öneriliyor. Ancak aynı dönemde dünyanın başka bir gerçeği daha büyüyor: savaşlar, enerji kavgaları, ekonomik yaptırımlar ve küresel güç mücadeleleri ile tam bir kriz iklimi hüküm sürmüyor mu?

İşte tam da bu noktada insan şu soruyu sormadan edemiyor:

“Gerçekten dünya mı korunuyor, yoksa dünyanın geleceği üzerinden yeni bir güç düzeni mi kuruluyor?”

İklim değişikliği meselesi artık yalnızca bilimsel bir tartışma olmaktan çıkmış durumda. Çünkü bugün konuşulan şey sadece hava sıcaklıkları değil; enerji politikaları, üretim modelleri, sanayi kontrolü, tarım düzenlemeleri, karbon vergileri ve ekonomik bağımlılık ilişkileridir. Bu nedenle toplumların önemli bir kısmı artık “iklim” kavramını yalnızca çevresel bir mesele olarak görmüyor.

Özellikle Ortadoğu’da yaşanan savaşlar bu güvensizliği daha da büyütüyor. Bir tarafta dünyaya çevre duyarlılığı anlatılırken diğer tarafta şehirler bombalanıyor, petrol ve enerji hatları uğruna milyonlarca insanın hayatı altüst oluyor. Atmosfere verilen zararın yalnızca bireylerin kullandığı araçlardan ya da fabrikalardan ibaret olmadığı ortadadır. Savaşların bıraktığı yıkım, kullanılan silahların doğaya verdiği zarar ve enerji savaşlarının oluşturduğu ekolojik tahribat çoğu zaman iklim zirvelerinde konuşulmuyor.

Bu durum insanların zihninde doğal olarak şu düşünceyi oluşturuyor:

“Eğer mesele gerçekten dünya ise, neden küresel politikalar herkese eşit uygulanmıyor?”

Bugün gelişmekte olan ülkelere karbon kısıtlamaları önerilirken, büyük güçlerin jeopolitik çıkarları söz konusu olduğunda çevresel hassasiyetlerin geri plana atıldığı görülüyor. Bu çelişki, iklim politikalarına duyulan güveni zedeliyor. Çünkü toplumlar artık sadece söylenenlere değil, yapılanlara bakıyor.

İKLİM KANUNU

Elbette iklim değişiklikleri gerçektir. Tarih boyunca dünya farklı iklim dönemlerinden geçtiği gibi günümüzde de doğa üzerinde ciddi değişimler yaşanmaktadır. Kuraklıklar, aşırı hava olayları, su kaynaklarındaki azalma ve mevsim düzensizlikleri inkâr edilemez boyuttadır. Ancak burada asıl tartışılması gereken konu, bu gerçekliğin nasıl yorumlandığı ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.

Çünkü modern dünyada her büyük kriz aynı zamanda büyük bir ekonomik alan oluşturur. Pandemiler sağlık sektörünü, savaşlar savunma sanayisini, enerji krizleri yeni ekonomik bağımlılıkları büyüttüğü gibi; iklim krizi söylemi de devasa bir “yeşil ekonomi” alanı oluşturmuştur. Karbon piyasaları, emisyon ticaret sistemleri, çevresel sertifikalar ve yeni finans mekanizmaları artık yalnızca çevre politikası değil, aynı zamanda küresel ekonomik düzenin araçları haline gelmiştir.

Burada eleştirilmesi gereken şey doğayı koruma fikri değildir. Tam tersine insanlık doğayı korumak zorundadır. Ancak doğayı koruma adına oluşturulan sistemlerin gerçekten insanlık yararına mı çalıştığı, yoksa belirli ekonomik merkezlerin gücünü artıran yeni bir modele mi dönüştüğü sorgulanmalıdır. Çünkü tarih bize şunu göstermiştir:

Dünyayı değiştirdiğini söyleyen her büyük sistem, aynı zamanda güç ilişkilerini de yeniden şekillendirmiştir. Bugün yaşanan tartışmanın özü de budur.

İKLİM DEĞİŞİYOR MU?

İnsanlar artık yalnızca “iklim değişiyor mu?” sorusunu sormuyor. Asıl sorulan soru şudur:

Bu değişim üzerinden kurulan yeni düzen kimin yararına işliyor?

Eğer küresel politikalar gerçekten insanlık için oluşturuluyorsa; savaşların, enerji çıkarlarının, silah ekonomisinin ve büyük güçlerin çifte standartlarının da aynı açıklıkla tartışılması gerekir. Aksi halde toplumların iklim politikalarına güven duyması giderek zorlaşacaktır. Çünkü adaletin olmadığı yerde güven oluşmaz. Güvenin olmadığı yerde ise hiçbir küresel proje insanlığı ortak bir geleceğe taşıyamaz.

GOOGLE

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir