CAZ DİPLOMASİSİ
Diplomasi, Bazen Bir Plak Cızırtısında Gizlidir
Ağır ahşap kapılar, jilet gibi takım elbiseler, resmi resepsiyonlar ve protokole sıkıştırılmış soğuk cümleler. Diploması denince çoğumuzun aklına gelen fotoğraf budur. Ama Cumhuriyet tarihinin en şık, en cesur diplomasi derslerinden biri, protokolle değil; pazar öğleden sonraları bir büyükelçilik konutundan yükselen piyano ve trompet sesleriyle yazıldı. İşte “Caz Diplomasisi”:

Hikaye 1930’ların Washington’ında geçiyor. Türkiye’nin ABD Büyükelçisi Münir Ertegün, görev yeri olan Washington Konutu’na yerleştiğinde yanında iki genç delikanlı vardı: Ahmet ve Nasuhi Ertegün. İki kardeşin ruhu müzikle yatıp kalkıyordu. Ama öyle sıradan bir müzik değil; o yıllarda “siyahilerin müziği” denilerek hor görülen, ötelenen ama içten içe tüm Amerika’yı kasıp kavuran caz müziği.
O günlerin Amerika’sını gözünüzün önüne getirin. Irk ayrımcılığı (segregasyon) sadece bir zihniyet değil, yasaydı. Siyahlar ve beyazlar aynı otobüse binemez, aynı restoranda yemek yiyemez, aynı kapıdan binalara giremezdi. Sahneye çıktıkları kulüplerde bile siyah müzisyenler arka kapıdan içeri alınır, tuvaletleri dahi ayrı tutulurdu.
İşte tam bu atmosferde, Ahmet ve Nasuhi kardeşler akılalmaz bir şey yaptı. Pazar günleri, Washington’daki Türkiye Büyükelçiliği konutunun kapılarını ardına kadar açtılar. Duke Ellington, Louis Armstrong, Dizzy Gillespie, Lester Young… Cazın dev isimleri, ellerinde enstrümanlarıyla pazar öğleden sonraları Türk Büyükelçiliği’ne gelmeye başladı. Düşünün; dışarıda sokakta yan yana yürümesi yasak olan siyah ve beyaz müzisyenler, elçilik binasında aynı masaya oturup yemek yiyor, sonra da salonun ortasında kafa kafaya verip saatlerce jam session yapıyordu. Türkiye Büyükelçiliği, ABD başkentinin göbeğinde adeta ırk ayrımcılığının sökmediği, eşitliğin ve özgürlüğün hüküm sürdüğü tarafsız bir adaya dönüşmüştü.

BOĞAZ
Tabii bu durum dönemin “beyaz ve muktedir” siyasetçilerini çileden çıkarmakta gecikmedi. Güneyli ırkçı bir senatör, Büyükelçi Münir Ertegün’e öfkeli bir mektup kaleme aldı. Özetle, “Siyahilerin elçiliğe ön kapıdan girmesinden ve beyazlarla aynı ortamda bulunmasından son derece rahatsızız” diyerek ayar vermeye çalıştı. Büyükelçi Münir Ertegün’ün verdiği yanıt ise sadece o senatöre değil, ırkçılığın tüm tarihine verilmiş en kapak yanıtlardan biri olarak tarihe geçti:
“Bizim evimizde dostlarımız ön kapıdan girer. Sizi de misafir etmekten şeref duyarız; ancak ön kapıyı kullanmak sizi rahatsız edecekse, sizi arka kapıdan ağırlayabiliriz.”
Tek bir cümle
Ne bağırış çağırış var, ne diplomatik nezaketsizlik. Ama insanlık dersi deseniz, en alası var. Münir Bey’in o çelik gibi duruşu ve çocuklarına açtığı o özgür alan olmasaydı, belki de müzik tarihi bugün bildiğimiz gibi olmayacaktı. Çünkü o konutta filizlenen o müzik sevdası, Ahmet ve Nasuhi Ertegün’e daha sonra dünya müzik endüstrisini değiştirecek olan Atlantic Records’u kurdurdu. Ray Charles’tan Aretha Franklin’e, Led Zeppelin’den Rolling Stones’a kadar dünya müziğine yön veren isimler o vizyonun çatısı altında buluştu.
Bugün diplomasiyi süslü binalarda, uzun protokol konuşmalarında arayanlara Ertegün kardeşlerin hikayesini hatırlatmak lazım. Bazen tek bir plak cızırtısı, arkasında dimdik durulan bir insanlık onuru ve açık bırakılan bir ön kapı; dünyayı değiştirmeye yeter. Ben bu hikayeyi duyduğumda çok acayip tutkulu buldum. Keşke bunun filmi ya da dizisi yapılsa müthiş olmaz mı?













